Kelimelerin Arasında Kendini Aramak
Kelimelerin Arasında Kendini Aramak
Okumak, çoğu zaman zannedildiği gibi sadece gözün satırlar üzerinde gezinmesi veya bir bilgi kümesinin zihne nakli değildir; o, insanın kendi iç dünyasına yaptığı en sessiz ama en derinden yolculuktur. Bir kitabın kapağını açmak, aslında yabancı bir zihnin kapısını çalmak değil, o zihnin aynasında kendi çehrenizle karşılaşmaktır.
Hakiki bir okuma, metne teslim olmak değil, metinle bir nevi “güreşmektir.” Yazarın her cümlesine boyun eğen bir okur, sadece bir taşıyıcıdır. Oysa metne sorular soran, yazarla tartışan, satır aralarında kendi boşluklarını bulan kişi, okumayı bir hâl dili haline getirmiş demektir. Montaigne’in dediği gibi, “Ben kitaplarımı değil, kitaplarım beni oluşturdu.” Bu oluşum süreci, sabır ve dikkat isteyen bir işçiliktir.
Günümüz dünyasında, bilginin bir “hız” ve “tüketim” nesnesine dönüştüğü gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ekranların parıltısında kaybolan dikkatimiz, derinlikli bir metnin ağırlığını taşımakta zorlanıyor. Oysa “derin okuma”, gürültünün ortasında bir sükûnet adası inşa etmektir. Bir cümlede durup pencereden dışarı bakmak, yazarın bıraktığı yerden kendi hayal dünyana bir köprü kurmak, işte okuma becerisinin zirvesi burasıdır. Okumak, sadece sayfaları tüketmek değil; sayfaların sizi dönüştürmesine izin verecek kadar yavaşlayabilmektir.
Neticede, okuma becerisini geliştirmek bir teknik mesele olmaktan ziyade bir niyet meselesidir. Kelimelerin ruhuna nüfuz edebilen kişi, sadece kitapları değil, hayatı ve insanı da okumaya başlar. İyi bir okur, kitabın son sayfasını kapattığında, ilk sayfayı açan kişiyle aynı kişi olmadığını fark edendir.